gezz.org

Cumartesi
19 May
Metin boyutu
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Ana Sayfa Seyahat Diğer Yerler St. Petersburg : Şiirin kenti

St. Petersburg : Şiirin kenti

Dostoyevski'nin, Puşkin'in kahramanlarına hayat veren St. Petersburg, sanatın ve kültürün başkenti; bir köprüler ve kanallar kenti...

Rough Guide’ın St. Petersburg rehberinin en başında, SSCB döneminden kalma bir Rus esprisine yer verilmiş:
- Nerede doğdun?
- St. Petersburg
- Nerede okudun?
- Petrograd.
- Şu an nerede yaşıyorsun?
- Leningrad.
- İleride nerede yaşamak isterdin?
- St. Petersburg.

Hayatı boyunca şehrini terk etmemiş bile olsa, bu kadar çok farklı yeri ‘dolaşmış’ olmak ancak St. Petersburglulara has bir ayrıcalık olabilir. Şehrin Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak uğradığı isim değişiklikleri, geçirdiği tarihsel dönüşümlerin ve birbirini izleyen farklı evrelerin aynası gibi.

1703 yılında Rusya’nın Batı’ya açılan bir penceresi olarak ve belli başlı Avrupa kentleri örnek alınarak inanılmaz bir hızla kurulan kent, kısa zamanda nüfusunu katlamış ve Avrupa’nın en kalabalık kentleriyle boy ölçüşür hale gelmişti. Büyük Petro’nun, bataklıklar üzerinde inşa ettirdiği, gerçekten de tarihin en ‘delice’ ve en ‘büyük’ şehircilik girişimlerinden biri haline gelen bu kent-projesi, Rusya’nın modernleşme hamlesinin bir göstergesiydi. Çarlığın yeni başkenti olarak, Moskova’nın taşralığına karşı şehirleşmeyi ve modernizmi temsil ediyordu. Ve bu görkemli kimliğini iki yüzyılı aşkın bir süre boyunca da hakkıyla taşıyacaktı. Ta ki, Rusya’nın kapılarını Batı’ya kapatmaya başladığı Birinci Dünya Savaşı öncesinde başkent statüsünü yitirene kadar. St. Petersburg’un yüzyıl başında başlayan düşüşü, 1917 Devrimi’yle birlikte iyice hızlanacak, -üstelik devrim tam da burada, Kışlık Saray’da başladığı halde- Bolşeviklerin sırtını kente dönüp hükümeti yeniden Moskova’ya taşımasıyla, ekonomik ve siyasi anlamda şehrin yıldızı iyice sönecekti.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ‘Leningrad’ dönemini kapatan kent, eski statüsüne değil ama orijinal ismine kavuşmuş oldu. Şimdilerde ise serbest piyasa ekonomisinin estirdiği değişim rüzgârlarına kapılmış durumda. Büyük bir restorasyon furyasının başladığı 2003 yılındaki 300’üncü kuruluş yıldönümü kutlamalarında kendini iyice gösteren yeni bir kabuk değişiminin eşiğinde.

RUSYA’NIN ‘ÖTEKİ KUTBU’
St. Petersburg, sadece bir isimler ve devinimler kenti değil; dünyada en çok köprüye -315’i şehir merkezinde olmak üzere toplam 539 adet- sahip kent olarak bir köprüler kentidir de. 101 tane adasıyla ‘adalar kenti’ unvanına da layık olabilir. Ve tabi Venedik, Amsterdam ya da Stockholm’u aratmayacak düzeyde bir kanallar kentidir. Ama en başta, kültürün ve özellikle edebiyatın, şiirin kentidir St. Petersburg.

Dostoyevski’nin kahramanına göre “Yeryüzündeki en soyut ve önceden tasavvur edilmiş şehir”dir. Adı kentle en çok özdeşleşmiş yazarlardan biri olan Osip Mandelştam, 1925’te şöyle yazmıştı: “Petersburg’ta hep muhteşem ve yüce bir şey olacakmış gibi gelirdi bana.” Puşkin ise, ‘Bir Petersburg Masalı’ alt başlığını taşıyan ünlü Bronz Süvari’sinde şehre olan aşkını şöyle dile getirir: “Seviyorum seni Petro’nun başyapıtı - zarif ve keskin çehreni seviyorum, Neva’nın görkemli akışını, granit kıyılarını, demir parmaklıklardan süslerini, gece karanlığının solgun ışığını…”

Siyasi önemini yitirmekle beraber St. Petersburg her zaman Moskova’nın alternatif / muhalif kutbu, sanatın ve kültürün başkenti olmaya devam etti. Dostoyevski’nin, Puşkin’in kahramanlarına hayat veren şehir, Sovyetler Birliği döneminde bile aykırı bir tını taşıyordu.

2002 yılında çekilen ve sinema tarihinin en özgün filmleri arasındaki yerini alan Aleksandr Sokurov imzalı ‘Rus Hazine Sandığı’ (Russian Ark), Rusya’nın son üç yüzyıla yayılan tarihi kadar St. Petersburg’un serüvenini de çok iyi özetler. Üstelik kamerayı son sahneye kadar sokağa bile çıkarmadan, bir tek Hermitage’ın içinde dolaştırarak… Zaten film bu mekânda geçen kesintisiz tek bir çekimden oluşmaktadır. İsimsiz bir yabancının peşinden, görkemli müzenin içinde odadan odaya, salondan salona geçerek hem kentin hem de ülkenin geçmişinde gezinirken, kayıp bir düşün de izini sürer film.

Bugün bu düşün izini sürebileceğimiz yerlerin başında Hermitage Müzesi geliyorsa -ki sadece Rus sanatının değil, Batı sanatının da köşe taşlarını, Rembrandt, Picasso, Matisse, Van Gogh’un yapıtlarını görebileceğiniz muhteşem bir ‘hazine sandığı’dır gerçekten-; onu, şimdi ne kadar değişmiş ve ruhunu yitirmiş olsa bile, şehrin şahdamarı olmaya devam eden Nevski Bulvarı takip eder. St. Petersburg’un en güzel binalarının bir kısmı ve elbette, başta Gostiny Dvor olmak üzere, günümüzün en gözde alışveriş mekânları bu geniş caddeye dizilmiştir.

YENİ BİR KABUK DEĞİŞİMİ
Neva Nehri üzerinde birer gerdanlık gibi uzanan, gece geç saatlerde kanatları göğe doğru açılan, kanallar üzerinde de irili ufaklı halleriyle karşınıza çıkan köprüler, St. Petersburg’un alameti farikası sayılır. Ama köprüler ve kanallar kenti deyip geçmek, kentin dev katedrallerine -ki dünyada belki de en çok katedral barındıran şehirlerden biri-, geniş parklarına, Saray Meydanı’ndaki Alexander Sütunu gibi görkemli anıtlarına ya da Marinsky Tiyatrosu gibi köklü kurumlarına haksızlık olur. Tek bir tanıma sığmayan, matruşka gibi açıldıkça kimlikleri çoğalan ve durmadan gömlek değiştiren bir şehir…

St Petersburg’un merkezi, son yıllarda yeni ve hızlı bir değişim geçiriyor. Doğalgaz devi Gazprom’un şu ara kentte inşa etmeyi planladığı devasa gökdelen, bu sürecin en uç noktasını temsil ediyor örneğin. Fakat bu baş döndürücü dönüşüme rağmen, şehir ruhundan bir şey kaybedecek gibi görünmüyor.

Edebiyatın ölümsüz kıldığı bir Petersburg geleneği her zaman var olacak, müthiş bir tarihsel özgünlüğe sahip bu kentin esrarlı ruhu, öyle ya da böyle sokaklarında gezinmeye devam edecek. Parktaki bronz bir heykelde, daracık bir köprüde, taş bir avluda, ya da haziran sonlarına denk gelmişseniz, beyaz bir gecenin ayazında karşınıza çıkıveren bir ruh bu. Sadece kent merkezine değil, dünyanın en derin metrosu olarak bilinen yerin 170 metre altındaki dehlizlere, şehrin dış kesimlerinde Katerina Sarayı’nın bulunduğu Çarskoe Selo gibi çevre köylere, hatta açıklardaki adalara kadar yayılmış bir ruh... Kıtlığın kol gezdiği kuşatma yıllarında bile Şostakoviç’e ‘Leningrad’ Senfonisi’ni yazdıracak kadar dirençli ve yaşama azmi yüksek bir ruh: St Petersburg ruhu...

 

 

Sitedekiler

Şuanda 23 konuk çevrimiçi

Tanıtım


"Dünyada cenneti arayanlar, Dubrovnik'i görmeliler..." - G.Bernard Show
Dujoy.com ile Adriyatik'in eşsiz güzellikteki tatil mekanını keşfedin.